12 Ağustos 2014 Salı

Kalimnos deyip geçme!

Bodruma gelince Yunan adaları seferlerime bir yenisini ekledim, Kalimnos! Küçük bir ada, ama diğer Yunan adaları gibi rengarenk evleri yok! Sabah Turgutreisten kalkan küçük bir feribotla geçtik ve deniz'in en dalgalı olduğu günü seçmemiz de işin cabası oldu:-) Biraz heyecanlı olan deniz yolculuğumuz sonrası yaklaşık yarım saat sonra adadaydık. Gümrükte fazla oyalanmadan adaya kendimizi attık. Yaklaşık onaltıbin  kişinin yaşadığı küçük bir yer, limanın hemen dışında bekleyen ve adayı gezdiren tur otobüslerine kendimizi atıyoruz ve Fransız-Yunan karışımı rehberimiz adayı anlatmaya başlıyor. Genelde gün içinde ve sıcakta sokaklar epey ıssızdı, çarşı olarak bahsettiği yerde kalabalık eh işte kıvamındaydı. İlk durağımız olan  Aya Savvas Manastırına tırmanarak çıkarıyoruz, yolu yürümeyi sevenler için ilginç bir güzergah, ama kesinlikle bana göre değil:-) Manastıra tırmanmamızın ödülü sadece panoramik şehir manzarası değil, kiliselerin kubbeleri, orman ve aşağıdaki masmavi denizle beraber eşsiz görüntü sunuyor olmasıydı. Epeyce fotoğraf çekip eşsiz manzarayı geride bırakıp başka bir durağa doğru yöneliyoruz. Rehberimiz yol boyunca adaya özgü bir salatayı anlatıyor bize Mermelizi isimli ,arpa peksimeti ve yerel keçi peynirinden yapılan salatayı denememizi öneriyordu! Mola vereceğimiz yer Vlihadia ulaşıyoruz küçük bir plaj ve oradaki yerel halk kumların üzerinde güneşlenip, çoluk cocuk denize giriyordu ve bizim plaj konseptinden uzak, oldukça doğaldı ortamları ve deniz'i  ise gördüğüm en güzellerinden biriydi.  Zil sesini duydunuz misali etrafa koşturmaya başladık ve bize en şirin gelen Paradise oturup, huşu içinde soğuk Mitoz biramızı içip, Mermelize salatamızı yiyip,  anın keyfini çıkarırken, kafayı çevirdiğimiz anda rehberin bizi aradığını fark edip, hesabı nasıl ödediğimizi ve otobüse nasıl koştuğumuzu inanın hatırlamıyorum...Otobüse bindiğimizde ise kopan protesto alkışı duymaya değerdi:-) uzun zaman koltuğa gömülüp,olayı unutturacak bir hamle beklesekte nafile bir uğraştı bizim için! Neyseki rehberin Massouri'ye doğru yönelmesi bizi bir nebze de olsa rahatlattı:-) Plajları ve dağ tırmanışları ile ünlü bölgede biraz durup, rotayı şehir merkezine doğru çeviriyoruz. Merkezde yapılacak tek şey iyi bir yemek yeme olacağı için, daha evvelden adını duyduğumuz sahildeki büyük otelin hemen arkasındaki Pandelis'e kendimizi attık, gördük ki burayı bizden başka Türk turistlerde keşfetmiş ve masalar arası yemek mütalaası yaparak, aşağıdaki enfes yemeklerin hepsinin tadına bakarak, adadan ayrılmak üzere evimizin yolunu tutuyoruz...















7 Ağustos 2014 Perşembe

Çocukluğum

Ah çocukluğum! Her yaz aynı şeyleri hissediyorum, yaş aldıkça, geçmişe dönüp bakıyorum. Bıraktığım mı, şu andaki gençlik mi şanslı diye? okulların tatil olmasını bekleyen ben var şimdi anılarımda. Karneyi alınca artık tamamdı her şey. Sabah çıkıp, akşam eve gireceğim ve bu gece de bitmesin dediğim sonsuz mutlu günler başlıyordu. En çok da sabah, öğle, akşam giyeceğim kıyafetlerim hayallerimde ve de anneme yeni bir şey dik diye başının etini yediğim anlarım. Oyunlarımızın en güzel anların da annemin  "yemek hazır diye" seslenmesi ve o nefis domatesli biber kızartmalarının tadı hala damağımda. Bütün yaz bindiğim kaykayım, düşme pahasına öğrendiğim bisikletim,  kendi yaptığım sapanım,  abimden kaçırdığım Zagor ve Mandrakeler ile geçen günlerim...O zamanlar deniz tatili pek yoktu, en değme deniz tatiliydi benimki. Sokağa kurulan potalarda abileri seyredip, bir de çekirdek çitliyorsak, değmeyin keyfimize. Akşam oynayacağımız saklambaç mahalleyi kapsardı, bir de arada hoşlandığın birisi olursa yaz artık tam tadında olurdu! Hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz o güzel yaz, yavaş yavaş sonra ermeye başlarsa en çok o üzer, canını acıtırdı. Şimdilerde Bodrum'dayım çocuk sesleri karışıyor akşamlara, koşturuyorlar sağdan sola, ama sadece burada duyuyorum seslerini. Ne yaşadığım yerde var bu sesler, ne de yaşamadığım yerlerde! Şimdilik sadece yaz tatiline mahsus sayfiye evlerinde var. Ne zaman bir kaykay görsem üstünden inmediğim Yaz'ımı, ne zaman saklambaç oynayan çocuklar görsem, kendi çocukluğumu, ne zaman kızarmış biber kokusu duysam, o bitmeyen nefis tadı ve annemin seslenişini hissediyorum. Şu anda hissettiğim gibi!

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Beni benden alan ada!

Beni benden alan ada Meis! 2011'de tanıştım Meis ile, Kaş'tan geçtik adaya, yaklaştıkça büyüsü arttı o ufacık adanın...Sahilde sıralı evlerin renkleri gökkuşağı misaliydi, maviden sarıya, kırmızıdan yeşile uzanan şenlik havasındaydı. Sahili gezmeyi biraz erteleyerek atladık mavi mağaraya götürecek minik tekneye. Dalgalar bizi karşıladı o küçük teknede ve sonsuz maviliğe götürdü...Gizli bir akvaryum saklıydı derinlerde...Mavi hiç bu kadar mavi, su bu kadar berrak olmamıştı. Bu nefis manzara ile vedalaşıp  Ada'nın diğer ucuna doğru yol aldık ve rastgele bir anda, rastgele bir mekanda, eylül sıcağındaki o ıssız sokaklarda buluyoruz kendimizi! Yunanlı yaşlı bir teyze çamaşırlarını asıyordu bahçesindeki ipe, birden Mediterraneo filminden bir kare gibi rüzgarın ucuşturduğu çarşaflar açılıp, bizi filmin karesine alacak o minik adaya gelen İtalyan askerleri ile karşılaştıracaktı!  Ada'da İlerledikçe adeta zamanın durduğu yaşamı görüp etrafta koşan çoçukların coşkusuna teslim oluyoruz. Uzaktan gelen çan sesi bizi meydana getiriyor! Diğer bir filim karesi beliriyor gözümüzde, kiliseden çıkan insanları takip ediyoruz sessizliği bozan cırcır böcekleri ile birlikte! Zaman akıyor artık, o eski film karesinden ayrılıyoruz, küçük ara sokaklara dalıyoruz ve her adım attığımız yer bizi başka bir güzelliğe çekiyor. Beyaza boyanmış, küçük evlerin sokak kapılarının coşkusuna Begonviller eşlik ediyordu. Uzaktan gelen bir Yunan ezgisine kulak kabartıyoruz, müzik bizi sahile alıp götürüyor ve neşeli kahkahalar katılıyor melodiye. Ayrılmadan evvel her anını fotoğraflamak istiyoruz bu güzel adanın. Eylül geliyor ve Meis bizi çağırıyor yine bir filim karesini yaşatmak için!












1 Ağustos 2014 Cuma

Cırcır Böceği!

Gözlerimi kapatıyorum,etrafı dinliyorum. Beni şu an en etkileyen ses cırcır böceği! Susmaksızın öten ve "karınca-cırcır böceği hikayesi"ni anımsatan o ses, bir süre sonra ortalık sessizliğe bürünüyor, bu sefer zihnimde başka bir yaz beliriyor! A good year filmindeyim, Provence'tayım Russell Crowe'un yaşamaya geldiği, üzüm bağlarının içindeki evdeyim! Pikaptan Dinah Washington'ın sesi geliyor, "what a difference a day makes" çalıyor! Kapıyı aralıyorum mis gibi lavanta kokusu kaplıyor tüm benliğimi. Çalan müziğe doğru gidiyorum ve ritmine kapılıyorum! evde dolaşırken attığım her adım, beni geçmişe götürüyor...Ağustos ayı tüm sıcaklığını hissettiriyor, eski kapıyı açıp dışarı çıkıyorum gölgesine sığınıyorum çınar ağacının. Uzun bir masadayım, tabaklar dolaşıyor ellerde, yemekler servis ediliyor büyük bir neşeyle! Marion Cotillard şarap bardağını kaldırıyor, ileriden Albert Finney kahkahası geliyor, eve yönelip müziği değiştirmek istediğim anda Ridley Scott şarkı söylemeye başlıyor...Bu şenlik havasına etrafımızda koşan çoçuklar ekleniyor, kendi çocukluğum'da aralarındaydı! Yaramaz, haşarı, içi içine sığmayan mutlu çoçukluğum geçiyor önümden ve o küçük havuza atlıyor diğer çoçuklarla birlikte. Havuza uzanıyorum tutuyorum kollarından dışarı çıkarıyorum, uzun uzun bakıyorum, söylemek istiyorum ben senim diye. Sarılıyor bana o küçük elleriyle...Birlikte bırakıyoruz kendimizi havuza, ne geçmiş nede gelecek, çığlıklarımız kaplıyor Provence'teki o eski bağ evini....Her Ağustos olduğu gibi...